İlk üç ayda tam 94 iş başvurusu yaptım. Saydım, çünkü bir Excel dosyasına yazdım hepsini. Şirket adı, pozisyon, tarih, sonuç. “Sonuç” sütununun büyük çoğunluğu boştu. Cevap bile gelmemişti.
New York’a taşındığımda elinde bir iş teklifi yoktu. Vizem vardı, bavulum vardı, birkaç aylık birikimim vardı ve “bir şekilde olur” diye düşünen saf bir iyimserliğim. O iyimserlik ilk ayın sonunda ciddi biçimde sarsıldı.
Indeed, LinkedIn ve Büyük Sessizlik
Türkiye’de iş ararken en azından “teşekkür ederiz ama…” diye bir mail gelirdi. Burada hiçbir şey gelmiyor. Başvuruyorsun, sanki o form hiçbir zaman var olmamış gibi. Başlarda bunu kendime bağladım. CV’mi yeniden yazdım, kapak mektubumu düzelttim, LinkedIn profilimi optimize ettim. Sonuç? Daha fazla sessizlik.
Bir arkadaşım “ATS’yi geç” dedi. Applicant Tracking System, yani otomatik eleme sistemi. Büyük şirketlerin çoğu başvuruları önce bir yazılımdan geçiriyor, iş ilanındaki anahtar kelimeler CV’nde yoksa sen zaten bir insan gözüne ulaşamıyorsun bile. Bunu öğrenmem birkaç haftamı aldı. CV’mi ilana göre uyarlamaya başladım. Biraz işe yaradı ama yine de asıl fark başka yerden geldi.
Networking Kelimesinden Neden Bu Kadar Nefret Ettim
Türkiye’de “networking” dense içimde hafif bir rahatsızlık olurdu. “Tanıdık işi” gibi gelirdi kulağa. Haksız bir avantaj gibi. Burada o bakış açısını değiştirmek zorunda kaldım çünkü sistem gerçekten böyle işliyor.
Bir LinkedIn mesajı yazdım, eski bir iş arkadaşının eski iş arkadaşına. Tanımıyordum adamı. “Merhaba, [ortak bağlantımız] sizi önerdi, 15 dakika konuşabilir miyiz?” diye yazdım. Cevap vermeyeceğini düşünüyordum. İki saat sonra “tabii ki” dedi.
O görüşmede iş teklifi almadım. Ama o adamın bir arkadaşı vardı, o arkadaşın şirketinde açık pozisyon vardı ve üç hafta sonra o şirkette mülakat yapıyordum. Kabul edildim. 94 başvurudan değil, bir mesajdan.
Hâlâ tuhaf geliyor bana ama işe yarıyor. Burada insanlar “coffee chat” yapmaktan çekinmiyor. Tanımadıkları biriyle 20 dakika konuşmak, sektörü anlatmak, tavsiye vermek… Bu kültürün parçası. Ben bunu geç öğrendim.
İlk Maaş Geldi, Sonra Vergi Tablosu Geldi
İlk maaşımı gördüğümde mutlu oldum. Sonra pay stub’ı, yani maaş bordrosunu inceledim ve matematikle ciddi bir sorunum olduğunu düşündüm.
Rakam tutmuyordu. Federal vergi, eyalet vergisi, sosyal güvenlik, Medicare… Bunlar çıkmadan önce gördüğün rakam “gross”, yani brüt. Eline geçen “net”. İkisi arasında bazen yüzde 30’a yakın fark var. Bunu bilen biri olarak girdim işe yine de görmek başkaydı.
Bir de şunu öğrendim: burada vergi iadesi alabileceğin gibi, yıl sonunda ek vergi de ödeyebilirsin. Her şey withholding ayarına göre değişiyor. İlk yıl vergi dosyalamasını bir muhasebeciye yaptırdım. Yüz küsur dolar ödedim ama hiç pişman olmadım.
Kimse Sana Bunları Önceden Söylemiyor
İş bulma sürecinde beni en çok zorlayan şey teknik bilgi eksikliği değildi. Sistem hakkında bilgi eksikliğiydi. Referans mektubunun buradaki formatı Türkiye’dekinden farklı. Mülakatlar genellikle birden fazla tur. “We’ll be in touch” diyorlarsa büyük ihtimalle hayır demek istiyorlar ama nazikçe. Bunları kimse sana bir kılavuzda vermiyor.
Ben çok şeyi deneme yanılmayla öğrendim. Bazı şeyleri Reddit’ten öğrendim (r/cscareerquestions, r/jobs). Bazılarını daha önce buraya gelmiş Türklerden. Bazılarını da acı tecrübeyle.
Şunu söyleyebilirim: eğer iş arayacaksan, CV’ni hazırlamadan önce birkaç hafta sadece insanlarla konuş. Sektörde çalışan biriyle, kariyerinin herhangi bir aşamasında. Sor, dinle, not al. LinkedIn’den mesaj atmaktan çekinme. En kötü ihtimalle cevap vermezler. En iyi ihtimalle hayatın değişir.
Benim için ikincisi oldu. Dört ay sonra ve 94 başvurunun çoğu boşa gittikten sonra. Ama oldu.
