Pasaport kontrol sırasında bekliyordum. Önümde en az kırk kişi vardı. Arkamda da o kadar. Sıra hiç ilerlemiyordu ve ben ellerim hafif titrerek pasaportumu tutuyordum. Valizim fazla ağırdı, İngilizcem yeterliydi ama o an yeterli hissetmiyordum. JFK’nin o dev, soğuk koridorunda kendimi çok küçük hissettim. Kimse bana gülümsemiyordu. Normal bu arada — ama Türkiye’den gelince tuhaf geliyor.
O gün Ekim 2021’di. New York’a taşınıyordum. “Yeni hayat başlıyor” diye düşünmüştüm uçakta, romantik bir heyecanla. Ama JFK beni hemen yere indirdi.
Pasaport Kontrol: Hayatımın En Uzun On Dakikası
Görevlinin önüne geçtiğimde bana baktı, pasaporta baktı, bilgisayara baktı. Sonra tekrar bana baktı. İki soru sordu: “Ne iş yapıyorsunuz?” ve “Kaç gün kalacaksınız?” Sade sorular. Ama o an aklım boşaldı. Cevapladım, tamam geçti, ama çıkışa yürürken bacaklarım titriyordu biraz. Gereksiz mi? Belki. Ama göç eden herkes bu hissi biliyor sanırım. Kağıtların ne kadar doğru olursa olsun, o kapıya kadar emin olamıyorsunuz kendinizden.
Çıktım. Dış kapıdan soğuk hava vurdu yüzüme. Taksi kuyruğu karmaşıktı. Uber açtım, lokasyonum tutmadı, beş dakika orada dikilip ekrana baktım. Yanımda kimse yoktu. Güzel bir başlangıç.
Jet Lag Dediler, Ama Bu Kadarını Söylemediniz
İlk gece Queens’te bir Airbnb’deydim. Gece yarısı gözlerim açıldı — saat 03.15. Türkiye’de öğlen 10.15. Beyin tam açık, vücut tam kapalı. Bu durum dört gün böyle devam etti. Gündüz uyku bastırıyor, gece gözler açık. İş görüşmem üçüncü güne denk gelmişti. Kahve içtim, yüzüme soğuk su çarptım, Zoom’a bağlandım. Nasıl geçirdim bilmiyorum.
Jet lag için şunu söyleyeyim: ilk iki günü zorla uyanık geçirmeye çalışmak işe yarıyor. Ama ben bunu sonradan öğrendim. İlk gün öğleden sonra “biraz uzanayım” dedim, beş saat uyudum. Geceyi mahvettim. Siz yapmayın.
Markete Gidince Dünya Değişti
Üçüncü gün en yakın süpermarkete gittim — sıradan bir yerde, Whole Foods falan değil. Bir paket peynir aldım, bir ekmek, birkaç yoğurt. Kasaya geldim: 34 dolar. Otuz dört dolar. Türkiye’deyken aynı şeyler için ne kadar ödediğimi hesaplamaya çalıştım ve kendimi tutamayıp güldüm. Ama gülerken içim biraz sıkıştı.
Sonra öğrendim: Manhattan’da değilsen biraz daha ucuz oluyor. Trader Joe’s gerçekten daha makul. Ama ilk hafta bütçe hesabı yaparken döviz kuru mantığıyla düşünmeyin — maaşla düşünün. Maaş da dolar, harcama da dolar. Ama o ilk hafta maaş yok, tasarruf var, ve tasarruf eriyip gidiyor.
Bir de şunu fark ettim: burada fiyat etiketi çoğunlukla vergisiz yazıyor. Kasada her şey biraz daha pahalı çıkıyor. Bunu bilmiyordum. Ufak bir tuzak, ama her seferinde şaşırttı başlarda.
İlk Haftanın Sonu: Ne Hissettim Gerçekten?
Pazar günü, yedinci günün akşamı, pencerenin önünde oturdum. Dışarıda sirensler vardı — New York’ta her zaman sirensler var, alışıyorsunuz. Telefona baktım, annem aramış iki kez. Geri aradım, sesini duyunca boğazım düğümlendi. “İyi misin?” dedi. “İyiyim” dedim. Yarı yalan, yarı doğruydu.
İyi değildim tam olarak. Ama kötü de değildim. Sadece çok yorgundum. Ve her şey yabancıydı — market, metro, kapı kilitleri, komşular, hava. Hepsi yabancı. Bunu kimse tam anlatmıyor: yabancılık yoruyor. Sürekli dikkatli olman, sürekli anlamaya çalışman gerekiyor. Bu zihinsel bir yorgunluk ve çok gerçek.
Size Söyleyebileceğim Tek Şey
İlk haftayı “ayarlanma haftası” olarak kabul edin. Kendinizden çok şey beklemeyin. Ben üçüncü günde iş e-postaları gönderdim, beşinci gün mahalle araştırması yaptım — ve hepsini yarım yaptım çünkü kafam tam yerinde değildi. O enerjiyi sekizinci güne saklasaydım daha verimli olurdum.
Pasaport kontrolünde gerginseniz normaldir. Market fiyatları şok edecek, bu kesin. Jet lag sizi vuracak, hazır olun. Ama bunların hepsi geçiyor. Gerçekten geçiyor.
Şu an o Airbnb’den iki yıl sonra Manhattan’da küçük bir dairede oturuyorum. Hâlâ her şeyi çözdüm diyemem. Ama artık kasada fiyata bakmadan almıyorum en azından — bu da bir ilerleme sayılır.