Sabah 7’de telefon çaldı. Annem arıyordu. “Bayramın mübarek olsun oğlum” dedi, sesi biraz kırıktı. Ben de “sağ ol anne” dedim, güldüm, kapattım. Sonra pencereme baktım. Dışarısı tamamen normal bir Pazar sabahıydı. Arabalar geçiyordu, biri köpeğini gezdiriyordu, bir kadın kahvesini içerek yürüyordu. Kimse bilmiyordu bugünün bayram olduğunu. Ya da umursamıyordu. İkisi de aynı şeydi benim için o an.
Bu benim New York’taki ilk Ramazan Bayramı’mdı. Ve dürüst olmak gerekirse, o sabah sandığımdan çok daha zor geldi.
Bayram Sabahı Rutini Olmayan Bir Yer
Türkiye’de bayram sabahları belli bir ritmi var. Erkenden kalkarsın, tıraş olursun, en azından temiz bir şeyler giyersin. Büyüklerin elini öpmeye gidersin ya da onlar gelir. Evde mutlaka bir kalabalık olur, çay demleniyordur, çikolata kutuları açılmıştır, birileri “ne zaman evleneceksin” diye soracaktır ki bu soruyu bile o gün özlüyordum.
Burada sabah kalktım, çay yaptım, dizüstü bilgisayarımı açtım. Hepsi bu. Bayramı kendim için var etmek zorundaydım, çünkü şehrin buna dair hiçbir hazırlığı yoktu.
Komşum Larry o sabah kapıya vurdu, bir şey sormak için. “Happy holiday!” dedim. “Oh, what holiday?” dedi. “Eid” dedim. “Oh cool, enjoy it!” dedi ve gitti. İyi niyetliydi, kesinlikle. Ama “enjoy it” lafı garip geldi. Nasıl enjoy edecektim tam olarak?
Türk Market Arayışı
O günün öğleden sonrası bir karar verdim: bayramı kendime göre kutlayacaktım. Bunun için ilk adım, bir Türk marketi bulmaktı. New York’ta aslında seçenek var, Steinway Street’te birkaç Türk dükkânı var, bazı Orta Doğu marketlerinde Türk ürünleri bulabiliyorsun.
Metroya bindim, 45 dakika gittim, markete girdim. İçeri girince bir şey oldu bende. Tat, elbiseyle değil, burunla geliyor çoğu zaman. O market kokuyordu. Zeytinyağı, peynir, belki biraz baharat. Raflarda Ülker bisküvileri, Tukaş konservesi, çay markaları gördüm. Kasiyerle Türkçe konuştum, o da Türkçe cevap verdi. Çok basit bir şeydi bu ama o gün bana inanılmaz geldi.
Aldıklarım: yarım kilo beyaz peynir, siyah zeytin, bir paket çay, Ülker çikolata. Toplam yaklaşık 22 dolar. Türkiye’de bunların üçte bir fiyatına alınır muhtemelen, ama o gün fiyata bakmadım.
Saat Farkı ve Gece Yarısı Aramaları
Göçün en sinsice yıpratan taraflarından biri saat farkı. Türkiye ile New York arasında genellikle 7-8 saat fark var, yaza ya da kışa göre değişiyor. Bu şu anlama geliyor: ailem sabah uyanıp seni aramak istediğinde sen hâlâ uyuyorsun. Sen işten çıkıp aramak istediğinde onlar yatmak üzere.
Bayram günü annemle, babamla, kardeşlerimle ayrı ayrı konuştum ama hepsi farklı saatlerde oldu. Kardeşim beni Zoom’a bağladı bir ara, masada herkes oturuyordu, çay içiyorlardı. Ben New York’ta mutfak tezgâhında duruyordum, kulaklıkla bakıyordum. Onlar gülüşüyordu, birbirlerine bir şeyler diyordu, ses geliyordu ama ben orada değildim. Ekranda bir kutuydum.
O anı tarif etmesi zor. Hem onlarla berabersin hem değilsin. Yarı yarıya bir his.
Gurbetle Baş Etmek: Öğrendiklerim
Birkaç bayramdan sonra şunu anladım: gurbet duygusu geçmiyor, ama bununla yaşamayı öğreniyorsun. Ve birkaç şey gerçekten yardımcı oluyor.
- Rutini sen yaratmak zorundasın. Şehir sana bayram havası vermeyecek. Ama sen kendin için küçük bir ritüel oluşturabilirsin. Sabah iyi bir kahvaltı, bir video araması, belki bir yürüyüş. Küçük şeyler sayılır.
- Buradaki Türklerle bağlantı kur. New York’ta Türk topluluğu var. Facebook grupları var, WhatsApp grupları var. İlk bayramda beni eve yemeğe davet eden bir aile oldu, onları sosyal medyada tanımıştım. Bu tür bağlantılar çok değerli.
- Özlemi bastırmaya çalışma. Bir süre bunu yapmaya çalıştım, işe yaramıyor. Özlemek gayet normal. Bunu kabul etmek, bastırmaktan çok daha hafif geliyor.
- Türk market bul, stokla. Ciddi söylüyorum. Çantanda bir paket çay olması, fark yaratıyor.
Sonuç Olarak
Amerika’ya taşınmayı planlarken kimse sana “ilk bayramın zor olacak” demez. Vize süreçlerinden bahsederler, iş bulmaktan bahsederler, kredi skorundan bahsederler. Bunlar önemli, hepsi gerçek. Ama duygusal hazırlık da bir o kadar önemli.
Ben hazır değildim. Şimdi daha hazırım. Ve eğer sen de aynı yolun başındaysan, sana dürüstçe söyleyeyim: zor anlar olacak. Ama bu anlar geçiyor. Ve bazen o Türk marketinde peynir alırken, kasiyerle Türkçe iki kelime ederken, bambaşka bir şehirde küçük bir “ev” hissi yakalıyorsun.
Bu his de gerçek. O da sayılıyor.