Uçak JFK’ya indi ve içimden “işte bu kadar, artık New York’tayım” dedim. Filmlerden, dizilerden, Instagram postlarından tanıdığım o şehir. Koltuğumu bıraktım, valizimi aldım, pasaport kontrolüne yürüdüm. Ve tam o anda gerçeklik beni tokatladı.
Pasaport Kontrol Kuyruğu: Hayatımın En Uzun 45 Dakikası
Gişenin önüne geçtim. Memur bana baktı, pasaportuma baktı, tekrar bana baktı. Hiçbir şey söylemedi. Ben de hiçbir şey söylemedim. Bir şeyler sormak istedim ama ne soracağımı bilemedim. İngilizcem fena değil ama “resmi İngilizce” başka bir şey. Kafam jet-lag’den bomboştu, 10 saatlik uçuştan sonra gözlerim yanıyordu ve adam sanki benim her hareketimi analiz ediyordu.
Parmak izi taraması, fotoğraf, birkaç kısa soru. Sonra damgayı vurdu ve “welcome” dedi. O kadar. Bütün bu gerilim için o kadar. Gülemedim tabii, yüzüm kasılmıştı. Ama içimden “tamam, geçtik” diye bir şeyler söyledim kendime.
Valizimi alıp kapıya yürürken New York’un o meşhur havasını içime çektim. Havalimanı havasıydı. Benzin, plastik, kalabalık. Romantik değildi. Ama gerçekti.
İlk Gece: Jet-Lag ve Çarşaf Savaşı
O gece bir arkadaşın yanında kaldım, Queens’te küçük bir dairede. Türkiye saatiyle sabahın 7’siydi ama New York’ta gece 12’ydi. Gözlerimi kapatıyordum, uyku gelmiyordu. Gözlerimi açıyordum, nerede olduğumu unutuyordum. Bu böyle üç gece devam etti.
Jet-lag’i hafife almıştın mı? Ben aldım. “Birkaç gün içinde geçer” dedim. Geçti ama o birkaç gün çok ağır geçti. Önemli bir toplantın, görüşmen, ya da halledmen gereken bir işin varsa ilk hafta için planları seyrek tut. Beyin tam çalışmıyor o süreçte, bunu yaşayarak öğrendim.
İlk Market: Fiyat Etiketi Şoku
İkinci gün yakındaki bir markete gittim. Basit şeyler alacaktım: ekmek, yumurta, bir şişe su. Sepete koydum, kasaya geldim. 22 dolar. Durdum. Kasiyere baktım. Kasiyere değil aslında, ekrana baktım. 22 dolar.
Türkiye’de aynı şeyleri ne kadara aldığımı kafamda hesaplamaya başladım. Sonra durdum. Bu alışkanlık çok tehlikeli. Çünkü her şeyi TL’ye çevirirsen burada hiçbir şey alamazsın, psikolojik olarak mahvolursun. Ama ilk hafta bu hesabı yapmamak neredeyse imkânsız.
Birkaç şeyi fark ettim o markette:
- Organik ve “fancy” ürünler çok pahalı, ama discount marketlerde (Trader Joe’s, Aldi, bazı bölgelerde Lidl) iş değişiyor.
- Şehrin hangi semtinde olduğun fiyatları doğrudan etkiliyor. Midtown Manhattan’daki market ile Queens’teki market arasında ciddi fark var.
- Amerikalılar büyük paket alıyor. Küçük paket bazen daha pahalıya geliyor. Mantıklı değil ama öyle.
O gün 22 dolarlık alışveriş yaptım ve kendimi çok aptal hissettim. Ama aslında öğrenmenin başlangıcıydı bu.
İlk Hafta Sonu: Şehir Beni Ezdi, Ben de Ezdim Şehri
Cumartesi günü metroya bindim. Metrokart aldım, yanlış yöne bindim, indim, tekrar bindim. Harita uygulaması çalışıyordu ama ben yine de kayboldum. Çünkü New York metrosu haritalarda mantıklı görünür, pratikte bambaşka bir yaratıktır.
Manhattan’a geçtim. Yürüdüm. Çok yürüdüm. Times Square’e girdim, 3 dakika içinden çıkmak istedim. Çok kalabalık, çok gürültülü, çok plastik. Ama Central Park’a geçince bir şey değişti. Orada bir bankta oturdum, insanları izledim ve ilk kez “belki burada yaşayabilirim” dedim içimden.
Şehir seni ezmeden önce seni test ediyor. İlk hafta bu testin en sert kısmı. Yorgunluk, yalnızlık, her şeyin yabancı gelmesi. Bunların hepsi normal. Hepsini yaşadım. Geçti.
Dürüst Bir Kapanış
İlk hafta ne harika ne de berbattı. İkisi arasında bir yerdeydi. Heyecan ve panik iç içeydi. Sabah “doğru karar verdim” diyordum, akşam “ne yaptım ben” diyordum. Bu duygu dalgalanması sanırım göç eden herkesin yaşadığı şey.
Sana şunu söyleyeyim: ilk hafta için kendini çok hazırlamaya çalışma. Yani hazırlan, evet, ama her şeyi kontrol edemezsin. Pasaport kontrolünde gerileceksin, fiyatlara şaşıracaksın, metroda kaybolacaksın. Bunlar olacak. Hepsinden çıkıyorsun.
Küçük tavsiye: İlk haftana çok “verimlilik” yükleme. Şehri yürüyerek gez, bir şeyleri hisset, hata yap. Beyin zaten aşırı yüklü. Ona biraz zaman ver.
